|
|
|
|
|
| |
|
EDEBİYAT-Edebiyat
Akımları |
|
|
|
|
|
|
|
|
GİRİŞ :
Belirli bir yaygınlık ve etkinlik kazanan düşün ve sanat akımlarını elle
tutulur, gözle görülür bir tarihsel çerçeve içerisine almak, kesin kurallarla
tanımlamak, zorlayıcı ve hatalı olur.
Antik Yunan'dan günümüze dek bütün düşün ve sanat akımları, değişik yüzyıllarda
ve değişik koşullarda yapıtlar çoğaldıkça, ayrıntılarda ki ayrılıklara ve
değişik yorumlara karşın genelde benzerlikler gösterdiğinden, bu akımlar için
kesin tarihler koymak edebiyat tarihi anlayışını basite indirgemek olur.
Birbirine kaynak olan, önceki kaynaklarla belini doğrultup daha kişilikli ve
daha etkin olarak karşımıza çıkan, doğal bir yasa gibi gelişimsel bir süreç
izleyen yazar çizer dünyasını sınırlara, kalıplara sokmak olur.
Bu akımları, kesin çizgilerle birbirinden ayırmak, belli bir tarihsel sınır
içerisine almak amacında değiliz. Edebiyat akımlarını genel anlayış yapıları
içinde birbirlerinden ayrıldıkları ayrıntılarda ele alacağız.
Klasisizm
Romantizm
Parnassizm
Gerçekçilik
Doğalcılık
Simgecilik
Ünanimizm
Gelecekçilik
Dadaizm
Gerçeküstücülük
Varoluşçuluk
KLASİSİZM :
Ortaçağın alışkanlıkları ile Rönesans döneminde bir yandan Antik Yunan' ın
verilerini aktaran, öte yandan da o verileri hümanist bir bakış açısı ile
değerlendiren Rebalais ve Montaigne klasisizmin temel taşlarını yerine
koymuşlardır. Aristoteles'in akıl, sağduyu, gerçeğe benzerlik, ölçülülük,
kurallara bağlılık ve dilin önemi gibi düşüncelerini okurlarına sunmuşlardır.
XVII. yüzyılda da klasik öğretinin temelini oluşturan kuramlar, XIV. Louis' nin
hoşgörüsünden ve parasal desteğinden yararlanan Moliére, Racine, Boileau gibi
yazarlarca yeniden gözden geçirilmiş ve yeni bir biçim almıştır.
Ancak o dönemin yazarlarının hepsini klasik saymak ve klasisizm adına bir
birliktelikten söz etmek olanaksızdır.
Fransa' da saray çevresi Aristoteles' e dayanarak daha çoklukla trajedi üzerinde
durmuş ve trajedi yazarlarını sarayın himayesine almışlardır. Aristoteles' e
göre okuyanın ve seyredenin ruhunda soylu ve yüce duygular uyandıran trajedi
"ahlaksal bakımdan ağırbaşlı, başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan bir
eylem" olup, soylu ve ölçülü güzel bir dili vardır. Klasik trajedi de "
uyandırdığı acıma ve korku duyguları ile ruhu tutkulardan temizlemektedir." Kaba
saba, halkın kullanmadığı alışılmamış sözcüklerin kullanılması ile gündelik ve
kaba olmaktan kurtulunacağına ve soylu bir anlatıma ulaşılacağına
inanılmaktadır.
Aklın ve sağduyunun etkisi o kadar büyüktür ki getirilen kurallar genel ve hatta
evrensel niteliktedir. Aklın ve sağduyunun sarmalında filizlenen klasisizm,
krallıkla yönetilen Fransa' da ve öteki Avrupa ülkelerinde doğal olarak egemen
düzenin kural ve yasaları ile bezenmiştir. Klasisizm, estetik bir haz uyandıran,
akla ve sağduyuya dayalı, öğreten, eğiten, kişiyi ve devleti yücelten bir sanat
akımı olmuştur.
Klasisizmin ana ilkelerini, bir bakıma klasisizmin kuramcısı kabul edilen
Boileau, "Epitre" ve "Şiir Sanatı" eserlerinde açıkça ortaya koymuştur. Bu
eserlerde "doğa, akıl, sağduyu" sözcükleri sık sık ısrarla kullanılmıştır.
" Sahte şey daima tatsız, can sıkıcı ve yorucudur. Fakat doğa gerçektir; her
şeyde ancak onu beğenir ve onu severiz."
"Akıl ve mantığı seviniz, eserleriniz daima en büyük süsünü ve değerini ondan
alsın."
Burada dikkat etmemiz gereken bir şey var. XVII. Yüzyılda sözü edilen doğa dış
doğa değildir. Onlar, sadece insan doğası ile ilgilenmişlerdir. Dış dünyayı
tanımamışlar ve konu olarak işlenmesini de gereksiz görmüşlerdir. Ayrıca
klasisizm insan doğasının aşağı yönlerinin gösterilmesini de yasaklar. Bu yönler
insandaki asıl zenginlikler olmayıp, hayvanlarda da olan şeylerdir. Önemli olan
insanda var olan ve insana yaraşır olanın ön plana çıkarılmasıdır. Söz gelişi
bir gözü kör olmak doğada görülmekle birlikte doğal olmayan bir şeydir; hatta
insan yapısına aykırıdır. Bunun gibi ruh özelliklerindeki aykırılıklar da doğal
değildir ve bu yüzden taklit edilmemelidirler. Diğer insanlar, insanlarda
bulunması gereken doğal özellikleri oranında bizleri ilgilendirmektedirler.
Klasikler için önemli olan konu ve madde değil konunun işlenişidir. Onlar sanat
eserlerinde esas olarak konunun yeniliği yerine biçim mükemmelliğini almakla hem
bayağılığa düşmekten kurtulmuşlar, hem bütün insanlara hitap eden eserler
vermişlerdir. Sanatçı, doğada sürekli olan şeyi, yani akılla kavranılan, herkes
tarafından anlaşılacak kadar genel olan şeyi taklit edecektir.
Bu yüzden, şiir ve roman klasisizm içinde kendine fazla bir yer bulamamıştır.
Klasiklerin çok önem verdikleri "üç birlik kuralı" na yani aksiyon birliği,
zaman birliği, çevre birliği kurallarına uygun olarak; yalnız bir kahramanın bir
aksiyonu gösterilmeli, aksiyon süresi de yirmi dört saati geçmemelidir. Aksiyon
zamanı kısa olunca da, bu aksiyon bir çevrede, tek bir dekor içinde geçmek
zorundadır.
Klasik yazarlar üç birlik kuralına uyarak tragedyalarını yazarlarken hemen hemen
içinde olay olmayan, basit konuları ele almak zorunda kalmışlardır.
COŞUMCULUK (ROMANTİZM) :
Güney Avrupa' nın yalınlığı, arılığı, açıklığı ve kuralcılığı ile belirlenen
klasik edebiyatına karşıt olarak kuzey Avrupa' da düşe, coşkuya, bulanık
düşüncelere verdiği önemle belirlenen romantik edebiyat gelişmeye başlamıştı.
Almanca "Die Romantik" kelimesinden gelen romantizm; Almanya'da ilk
kullanılmasından on beş sene sonra Madame de Stael tarafından Fransa' da
kullanılmış ve 1800 başlarında başlayan yeni bir edebiyat akımının adı olmuştur.
Romantizm, klasik edebiyatın sanatçıyı kıskıvrak bağlayan, özgürlüğünü ve
kişiliğini elinden alan baskıcı kurallarına karşı bir ayaklanmadır. Romantizm
akla dayanan bu kuralları yıktıktan sonra, kişisel duyguların gürül gürül
akmasına yol açan bir akım olmuştur.
XVIII. yüzyıl Fransız yazarlarının devamlı yazdıkları görüşe göre; toplum
yaşamını iklim, siyasal kurumlar, din ve yasalar koşullandırır, kitlelerin
düşünce yapısı da toplum yaşamı ile koşullanır. Özellikle, Fransız İhtilali ve
sonrasında geçirilen büyük değişimler sonucu, insan romantik ve hüzünlü bir
niteliğe bürünmüş, acılı bir yetersizlik ve eksiklik duygusu içinde kıvranır
olmuştur.
Özellikle insan aklına seslenen klasik edebiyat böyle bir insanın yönelimlerini
dile getiremezdi. Herkes için geçerli bir "kutsal" yoktur, artık. Ne kesin
ilkelerden, ne sürekli kurumlardan ne de durmuş oturmuş düşünce ve inançlardan
söz edilemezdi. "Bireycilik" gittikçe önem kazanmaya ve her şeyin önüne geçmeye
başlamıştı. Bireyselliğin bu denli önem kazandığı bir ortamda, kişisel çıkar
çabalarının gittikçe yoğunlaşması, kendini alabildiğine yalnız bulmaya başlayan
bireyin başkaldırı ya da kaçışa yönelmesi doğaldır. Yaşanılması daha zor bir
duruma dönüşen şehirlerin gürültü ve kargaşasından bunalan, yalnız ve
anlaşılmamış kişinin en yakın sığınağı doğa olmuştur. Sanatçı, toplumla
bağlantıları zayıfladığı oranda doğaya yaklaşır, insanlar arasında bir türlü
bulamadığı sakinliği, rahatlığı ve dinlenişi doğada bulur. Bu yüzden sık sık
seyahate çıkmaya başlar. Dünyanın dört bir tarafını dolaşma arzusundadır.
Romantikler, bir yandan doğada ve uzak iklimlerde acılarına ve umutsuzluklarına
bir çıkış yolu ararken, bir yandan da geçmiş çağlara yönelmeye başlamışlardır.
Kendi çağlarında bulamadıkları arılık ve güzelliği geçmiş çağlarda arama
isteminden kaynaklanan bir yöneliştir, bu. Doğaldır ki aynı düşünce içinde bazı
yazarlar da daha mutlu, daha aydınlık, daha barışçıl bir geleceğe özlem duymaya
başlarlar; yeryüzüne en sonunda barış ve mutluluğun egemen olacağına ve buna
katkıda bulunulması gerekliliğine inanırlar.
Bir çok sanatçı da toplumun sorunlarına daha yakın bir ilgi göstermeye,
özellikle de toplumun dışına atılmış insanların, yoksulların, hırsızların,
haydutların, satılık kadınların kaderleri üzerine sevgiyle eğilmeye; kendileri
gibi bu insanlarca da benimsenmeyen toplumsal koşulları değiştirmek için yollar
arama yönelmişlerdir.
Romantizmi hazırlayan sanatçıların başında Rousseau gelmektedir. Chateaubriand,
Madam de Stael, Senancour eserleriyle romantik ruhu hazırladılar. Romantizmi
körükleyen eserler hep şiir kitapları olmuştur. Lamartine, Hugo, Alfred de Vigny
peş peşe şiir kitapları yayınlamaya başladılar. Ancak romantizm, engin ölçüsünü
ilkin şiirde bulmakla beraber, tıpkı klasisizm gibi açık anlamını tiyatroda
kazanmıştır. Her iki akım için gerçek savaş alanı da tiyatro olmuştur.
Romantizm, bir yandan klasisizmin sert kurallarına karşı bir ayaklanma bir
yandan da duygunluk, geçmişe özlem, doğa duygusu, zaman ve çevreden kaçıştır.
PARNASSİZM :
"Sanat için sanat" anlayışını temel alan parnas şiir akımı 1860 yıllarında
Fransa' da ortaya çıktı. Parnas ozanları, klasik ve romantik akım gibi uzun
süreli bir okul oluşturamamışlardır. "Şiirsel doğalcılığı" başlatmışlar ve
natüralizm akımının öncüleri olmuşlardır.
Fransız yazının önemli evresini oluşturan romantik şiirin temel özellikleri
"aşırı bireycilik ve duygusallık, doğayı bir bütün ve özdeşleşme içinde yalnızca
Ben' in tasarımında tutma", parnas ozanlarınca en çok eleştirilen özellikler
olmuş, bunların estetik beğeniyi azalttığı, dili kısırlaştırdığı savunulmuştur.
Gautier, "coşkunun sanatla bağdaşamayacağını, sanatsal esinin gözü yaşlı
olamayacağını" edebiyat dünyasında ilk savunan şair olmuştur.
Adını editör A. Lemerre' in 1866 da Le Parnasse Contemporain başlığı ile
yayımladığı bir şiir dergisinden almıştır. Leconte de Lisle şiirlerinin
çoğunluğunu bu dergide yayımlamıştır. Hatta, o dönemin genç şairleri, Baudelair,
François Copée, Verlaine, Mallermé' de bu dergide ilk şiirlerini
yayımlamışlardır.
Romantizme karşı bir tepkinin ifadesi olan Parnassizm, öznel şiirin yerine
nesnel, duygusuz bir şiir koymak istemiş, bazen doğanın değişik manzaralarını
yaşatan veya tarihin türlü devirlerini canlandıran tasvirci şiire, bazen de
duyguların yerine düşünceleri koyan felsefi şiire önem vermiştir. Bir bakıma
klasisizme bir dönüş sayılan Parnassizmin, duygusuzluk ve nesnellik temel
niteliklerinden biri ise diğeri de biçim mükemmelliğine olan derin bağlılıktır.
Ahenkten çok ritmi arayan şiirlerinde musikiden çok plastik sanatlara
yaklaşmışlardır. Parnassizm, topluma karşı bir ilgisizlik, katkısız güzelliğe
ulaşma, yalnız biçime bağlılık, duygulu şiirden nefret eden bir şiir akımı
olmuştur.
1876 da derginin kapanması ile son bulmuştur.
GERÇEKÇİLİK (REALİZM) :
Gerçeğin ne olduğu sorusu yüzyıllarca sorula gelmiş; sanatçılar, düşünürler,
eleştirmenler, edebiyat kuramcıları tarafından çağlar boyunca sorulmuştur.
İnsanın dışında, insandan bağımsız bir gerçek, gerçeklik var mıdır? Varsa bu
gerçekliğin boyutları nelerdir? İnsan düşüncesi hangi düzeyde, hangi oranda
algılayabilir? Algılanan gerçeğin kendisi mi, yoksa gölgesi mi? Değişik
biçimlerde, değişik yaklaşımlarla yanıtlanmıştır bu sorular. Günümüzde de gerçek
gerçeklik kavramının sınırları tam çizilmiş değildir.
Felsefede pozitivizm ne ise, sanat ve edebiyatta da realizm odur. Gerçekçiliğe,
gerçeği olduğu gibi yansıtmak anlamı verilirse, gerçekçilik tüm çağları kapsar.
Romantizmin şiddetle hüküm sürdüğü zamanlarda bile Balzac, Stendhal gibi
yazarlar gerçekçi olabilmişlerdir. Balzac' ı gerçekçiliğin, hele doğalcılığın
(natüralizmin) büyük bir öncüsü olarak görmek mümkündür.
Bir edebiyat akımı olarak ele alınan gerçekçiliğin başlangıcı Murger,
Champfleury ve Duranty gibi adları az duyulmuş yazarlara dayanır. Duranty, 1856
yılında Réalisme adı ile beş ay dayanan bir dergi çıkarmıştır. Ancak gerçekçilik
akımının parlaması 1857 yılında basılan Mademe Bovary ile olmuştur. Romanın
yazarı Flaubert, George Sand' a yazdığı bir mektupta; "Olayları bana
göründükleri gibi ortaya koymakla, bana doğru görüneni ifade etmekle
yetiniyorum... Doğruluğu sanata sokmanın daha zamanı gelmedi mi? Tasvirin
tarafsızlığı o zaman kanunun yüksekliğine ve bilimin belginliğine ulaşacaktır."
Demektedir.
Gerçekçilik ile birlikte benlik romandan uzaklaşmıştır. Tourguenniev' in deyişi
ile "roman yazarı ile romanlarının kişileri arasındaki göbek bağı kesiliyor",
roman, objektif bir inceleme ve gösterme konusu olmuştur.
Jules ve Edmond de Goncourt gerçekçiliği şöyle açıklarlar: "Tarih, yazılı
belgelerle vücuda getirildiği gibi bugünkü roman da anlatılmış veya doğadan
çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmektedir. Tarihçiler geçmişin anlatıcıları,
romancılar da bugünün anlatıcılarıdır." Gerçekçi roman yazarı konusunu
gerçeklerden almak, önemsiz olayları bile ya bizzat görmek ya da güvenilir
belgelere göre anlatmak zorundadır. Hayale kapılmamak, gerçekten ayrılmamak
gerçekçilik akımının temel ilkesidir.
Gerçekçilik, dış çevre tasvirini son haddine çıkarmıştır. Tasvire olan bu
düşkünlük bir taraftan pozitivizmin tesiri altında bakışların gözleme alışmış
olmasından, diğer taraftan da roman yazarının, çevrenin ruh üzerindeki tesirine
inanmış bulunmasından ileri gelmektedir. Bir romandaki kişilerin düşünceleri ile
hisleri hakkında tam bir fikir edinmek için, içinde onların yaşamakta oldukları
çevreyi etraflıca bilmek gerekir. Benliğimiz, her an birbirini izleyen
duyumların toplamından başka bir şey değildir. Eşyadan iklime kadar hiçbir şey
yoktur ki insanın ben dediği sayısız duyumların kafilesine girmiş olmasın. Biz
de bu duyumları uyandıran etken ise maddi çevredir. Çevrenin bizim üzerimizde
bir tesiri olduğu gibi bizim de çevremiz üzerinde bir tesirimiz vardır. Örneğin,
odamızın döşenme ve tertibinden bir çok hislerimiz ve düşüncelerimiz
anlaşılabilir. İnsanın beraber bulunduğu, arasında yaşadığı şeyler derhal
alışkanlıklarının ve hareketlerinin çehresi oluverirler. Dikkatli bir kimse için
bizi çevreleyen eşyaya ve onların tertip tarzına bakarak karakterlerimizi ve
alışkanlıklarımızı okumak güç bir şey değildir. Demek oluyor ki dış ve iç gerçek
bir ve aynı şeydir. Sonuç olarak dış çevrenin tanımlanması gerçekçi roman için
büyük bir önem taşır. Ancak, çevre olayın konusu olan kişilerin gözü ile
tanımlanmalıdır.
Gerçekçilik, çevreye gösterdiği bu ilgiyi aksiyon ve olayda en alt düzeye
indirmiş, tanımlamalar arasına sıkıştırmıştır. Daudet, "başlarından hiçbir mühim
olay geçmeyecek olan insanların romanını, yani yaşamlarını yazmak, en doğru yol
değil midir?" sözleri ile gerçekçilerin olay ve aksiyona bakışlarını
açıklamıştır.
Gerçekçilik, sanatın dolayısı ile romanın ahlaki, dini, sosyal bir amacı
olmadığını savunur. Flaubert, mektuplarında sanatın bağımsızlığını şöyle
savunur; "Güzel üslupla yazan sanatçılara fikir ve ahlak amaçlarını ihmal
ettikleri için çıkışıyorlar, sanki doktorun amacı iyileştirmek, bülbülün amacı
da sadece ötmek, sanki sanatın amacı da her şeyden önce güzellik yaratmak
değilmiş gibi." Bu sözlere rağmen Madame Bovary' yi okuyup da bundan bir ahlak
dersi almamak olanaksızdır. Ama, okuyucunun eserden çıkardığı ahlak sonucu roman
yazarının hedefi değildir. Gerçekçiler romandan asla bir ahlaki veya toplumsal
bir sonuç çıkmasın demezler. Onlar sadece sanatçının bir ahlak hocası olmadığını
savunurlar.
Bütün çağların yazarları insanı insana anlatmaya çalışmıştır. Nedir ki bu
anlatım, yazarların insana bakış açısına, toplumsal konumuna göre değişiklikler
göstermiştir. Gerçekçiliğin çıkış noktası bir yazarın parçası olduğu tarihsel ve
toplumsal bütünün doğrultusunda yaşama yönelmesidir. Yazarın içinde yaşadığı,
soluduğu dünyayı eleştirel bir gözle algılaması ve yansıtmasıdır. Bu yansıtmanın
yönü ve nitelikleri değişiklikler göstermiş, bunun için de eleştirmenler,
edebiyat kuramcıları gerçekçiliği değişik türler altında toplamışlardır.
DOĞALCILIK (NATÜRALİZM) :
Doğalcılığı bazı kuramcılar gerçekçilik akımı içinde beraber
değerlendirmektedirler. Gerçekten de bu iki görüşü, birbirlerine benzeyen
yönlerin çokluğu nedeni ile birbirlerinden ayırmak güç olabilmektedir. Bunun
yanı sıra sanatçıları bazı kuramcılar gerçekçi olarak nitelerken bazıları da
doğalcı olarak ele almaktadır.
Doğalcılık, gerçekçiliği izlemiş ve ondan çevrenin ruh üzerindeki tesiri gibi
bir çok görüşleri almış olmakla beraber, gerçekçilikte kapalı bir tarzda bulunan
determinizm ilkesini açtığı ve gözlemden başka deneyim metodunu da romana
uyguladığı için gerçekçilikten ayrılmaktadır. Doğalcılığın ilk akla gelen ismi
Emile Zola' dır.
Doğalcılık, ilmi olmak ve ilmin usullerini roman ve tiyatroya uygulamak
iddiasında olduğu için; doğada geçen olayların bazı zorlayıcı etkenlerin tesiri
ile olageldiğini, ilimde tesadüfün yeri olmadığına göre de aynı şartlar altında
aynı nedenler daima aynı sonuçları verirler. Emile Zola, doğada hüküm süren bu
prensibin insan eylemlerini de içine aldığını kabul etmektedir. Zola' ya göre
bir insanın, fizyolojik bünyesini, aldığı eğitimi, içinde yaşadığı ve yetiştiği
çevreyi bilmek birinci derecede önemlidir. Çünkü insanın kendi hür iradesine
bağlı sandığı eylemlerini bile gerektiren gerçekte, maddi ve içtimai çevre,
soyaçekim, eğitim gibi etkenlerdir. Doğalcı romanda kişilerin mizaçları, soyları
ve çevreleri bize göstermek yani onları harekete getiren nedenler açıklanmak
sureti ile olay adeta roman yazarının iradesi dışında, kendi zorunlu sonucuna
doğru yürür, çevre olayın yürüyüşünü etkiler.
Zola tasviri " çevrenin, insanı belirleyen ve tamamlayan, bir hali" olarak
tanımlar. Ve "artık zevk olsun diye, tasvir için tasvir etmiyoruz. İnsanın,
çevresinden ayrılamayacağını, elbisesi, evi, şehri ile tamamlandığını kabul
ediyoruz. Bu bakımdan beyninin veya kalbinin tek bir olayını, çevrede onun
sebeplerini veya tepkisini aramadan tespit etmeyeceğiz. Sonu gelmez
tasvirlerimizin nedeni budur." Demektedir.
Zola, romanlarında bir bilim adamı tarafsızlığı ile gerçeği yaşatmak istediği
için konuşma tarzında yeni bir dönem başlatmış ve kişilerine hangi sınıf halktan
iseler o sınıfın dilini konuşturmuştur. Oysa gerçekçiler usluba son derece önem
vermişler ve üslubun mükemmelliği için çok çalışmışlardır.
SİMGECİLİK (SEMBOLİZM) :
Simgeciler, sözcüklerin müziği ve simgelerin akıcılığı ile düş kapılarını
açtılar. Simgeciliğin öncüsü olarak Baudelaire'i kabul edebiliriz. Baudelaire'
den büyülenerek simgeciliğin doğuşunu hazırlayanlar Verlaine, Rimbaud, Mallarmé
'dir. Verlaine ile düşler aleminden süzülen gizli bir fısıltıyı dinliyor,
Rimbaud ile bilinç altında geçen cehennemsi mevsimleri yaşıyor, Mallermé ile
sözcüklerin sırrına eriyoruz. Dış gerçekten uzak olduğu kadar da alışık
olduğumuz düşünce ve duygu dünyasından uzak bir şiir yaratan bu üç şair, her
biri kendine özgü karakterlerle simgeciliği ve onu izleyen akımları
hazırlamışlardır.
Simgecilik, "Evrenin, görüntülerin ötesinde bir anlamının olduğundan, evrende
her şeyin duyarlı olduğunu bilen şairin bu görüntüleri aşmak, gerçeğe ulaşmak
isteme" sinden yola çıkar. "Evrende bir birlik, bir uyum vardır. Özellikle
maddesel evrenle ruhsal evren arasındaki uyum derindir. İnsanla evren arasındaki
her şey benzeşim, uyum içindedir. İnsan simgeleri çöze çöze evrenin varolduğunu
anlar."
Verlaine ve Mallermé, ayrı ayrı yaşam biçimleri içinde çevrelerine toplanan genç
şairlere yıllar boyunca şiirin sırrını anlatmaya çalıştılar. Bu iki şairin
etraflarında toplanan şairlere Dekadanlar adı takıldı. Ancak Jean Moréas' ın
ortaya attığı simgelicik kelimesi tutundu ve parnassizmden sonra gelişen bu yeni
akıma simgecilik adı verildi. Gerçekçilik ve natüralizmin yaşamdan kovmaya
çalıştığı düşler edebiyata simgecilik ile geri dönmüş oldu.
18 Eylül 1886 da Figaro Littéraire' de simgeciliğin bildirisi yayımlandı. (Oku)
Anlatımda, maddi olmayan akıcı, fısıltıya benzeyen büyülü mısralar, yalnız
kulağa değil doğrudan doğruya ruha seslenen mısralar, gölge dolu simgelerle his
ve hayallerimizde ürpermeler uyandıran bir müziğe ihtiyaç vardı. Bu ise sözden
ziyade müziğe yakın bir dille mümkün olabilirdi. Şiirin alanı, gerçek ile bağı
kesilince sonsuzluğa doğru gelişmeye başladı. Şiirde bir çok anlamlardan hiç
biri ötekine göre doğru ve daha yanlış değildir. Her okuyucu bir şiiri kendi
eğilimine ve titreşimine göre algılar.
H.de Régnier, A. Samain, G. Kahn, P. Fort gibi şairler ile gelişen simgecilik,
F. Viélé Griffin, M. Maeterlinck gibi yazarlarla tiyatroda da kendine yer
bulmuştur.
Yirminci yüzyılın başlarında simgecilik yok olmaya başlamıştı. Ancak, Jean
Royére' in ve Phalange dergisinin etrafında toplanan André Gide, Paul Claudel,
Paul Valéry gibi şairler bir bildiri ile simgecililerin devamı olduklarını ilan
ediyorlardı. 1909 dan itibaren André Gide' din başı çektiği bir gurup
yeni-simgeciler adını almıştır.
ÜNANİMİZM :
Ünanimizm, XX. Yüzyıl başlarında bireyci dünya görüşüne ve simgecilik akımına
bir tepki olarak doğmuştur. Çağcıl yaşamın, artık makineleşen toplumları ve
alabildiğine serpilip saçılan kentleri ile bireyi topluluk içinde yaşamaya
zorladığını vurgulayan bu yeni akım, bir arada yaşamanın yarattığı ortak kanı ve
duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır. Topluluk bilinci' ni ve bu bilince göre
bireyin varoluşunu, yaşamı belli belirsiz yönlendiren kimi ruhsal gerçeklikleri
betimlemeyi ön planda tutan ünanimizm idealist ve ruhsal nitelikli bir düşün ve
sanat akımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Özünde topluluk ruhunu irdeleyen bir
öğreti olmakla birlikte daha çok bir edebiyat akımı olarak duyurur adını. En
büyük temsilcisi ünlü Fransız yazarı Jules Romains'dir.
Bireyci düşünüşe karşı değişik boyutlarda yaygınlaşan demokratik, toplumcu ve
özellikle de toplumbilimsel tepki ünanimist düşüncenin oluşmasında etkili
olmuştur. 1906 yılında, Paris yakınlarında bir kır evinde bir araya gelen genç
şairler; Arcos, Vildrac, Duhamel, Mercerau, Chenneviére, Durtain, Jouve ve
sonradan katılan Romains "Kardeş Sanatçılar Topluluğu" adı altında on beş ay
süren bir ortak yaşam sürdürdüler. Bu eve Crétil Tekkesi adı verilir. Aynı çatı
altında, aynı duyguları dostça ve özgürce paylaşarak birlikte yaşamayı yücelten,
toplumsal ilerleme düşüncesinin coşkun savunucuları Tekke şairleri, ortak bir
şiir anlayışı ile yüzyılın başında Fransız şiirine yeni bir canlılık
getirmişlerdir. Burada her ne denli ünanimist bir ortam yaratılmışsa da
ünanimist adını sadece Romains ve Chenneviére takacaklardır kendilerine.
Kent, ünanimizmin ana temasını oluşturur. Romains'e göre kent, iç yapısının
karmaşıklığına karşın, kendine özgü kurulu düzeni ile bireyleri doğdukları andan
başlayarak tüm yaşamları boyunca etkisi altında tutan bir ana örgen
durumundadır. Böylece kent ile birey arasında kimi ruhsal ilişkilerin varlığı ön
plana çıkmaktadır. Birey sadece ailesine, yakınlarına ait değildir. Kentin öteki
insanları ile arasında giderek artan bir bağ kurulur. Aynı duygu ve düşünüşteki
insanların bir araya gelerek oluşturdukları topluluk birimlerinde tek ruh
duygusu oluşmaktadır.
Birbirlerinden farklı bireyleri bir araya toplayan nedir? Bu birlikteliği
yaratan güç, her türlü zorlama dışında bireylerin özgür istem ve seçimleriyle
kendiliğindenlik duygularından kaynaklanmaktadır. Kendiliğinden oluşmuş varoluş,
dağılmaya başlayınca ortak ruh da dağılıp giderek sönmeye başlar. Şiir de birey
ile topluluk arasında oluşan bir gizil ilişkinin yol açtığı duygulanmadan ve
etkilenmeden fışkırır. Şair, bu ilişkileri algılayıp, hiçbir simgeye ve
anıştırmaya başvurmadan, en dolaysız ve gündelik bir anlatımla dışa vurur.
GELECEKÇİLİK (FÜTÜRİZM) :
Figaro gazetesinde 1909 yılında "gelecekçi" bildirgeyi (Oku) yayımlayan
Marinetti, sanatçının ileri dünya görüşünü resimden çok siyasa ve şiir
alanlarında sınırlıyordu. Ona göre "özgürce seçilen sözcükler", "düzensiz
imgelem", kuralsız anlatım", "otomatik yazı", sanat ve siyasada özgürlük
yollarını açan anahtar öğelerdir. Marinetti'nin bu temel görüşleri, yenilik ve
özgürlük özlemiyle yanıp tutuşan, plastik sanatlarda ve pek çok ülkede sanatçıyı
kalıplaşmış biçimlerden koparan, onun ötesine ileten, yaratıcı gücünü törpüleyen
bu bulunç, bir yaşama biçimi niteliğinde yansır. Marinetti bildirgesinde geçmiş
ve gelenekten uzaklaşmanın zorunluluğunu belirtirken XX. Yüzyılın birer
belirteçleri olan "enerji", "nüfus artışı", "makine" ve "hız"dan doğan estetik
ve yeni değerlerin önemini vurgular. Ona göre: "kulakları delercesine gürültüyle
çalışan bir makinenin sesi, savaştan ya da bir yengiden çok daha güzel"dir.
Üstelik makine, insan gücünün bir simgesidir, ondan öte sağlıklı gelişimin bir
örneğidir.
Marinetti'nin çağcıl dünya görüşüne duyarsız ve ilgisiz kalamayan Apollinaire,
1913 yılında yayınladığı bildirgesiyle şiirde "özgür sözcük" kullanımını bir
koşul olarak öne sürerken, akılcı ve geleneksel "sözdizimine" ve kalıplaşmış
değerlere karşı olduğunu duyurur. Apollinaire, şiirin ses ve görüntü oyunlarıyla
geniş halk yığınlarının bilinç, bilinçdışı ilişkilerinde aklın denetiminden uzak
özgür sözcüklerin bir oyunu olması gereğini sağlık verir. Ona göre şiir, aklın
ve sözdiziminin klasik kurallarının olmadığı, içsel ve dışsalın özgürce
dışlaştığı bir yaratıdır.şiire sokağın gürültülerini, açık pencereleri, tramvay
gürültüsünü, sütçünün sesini, sokmuştur.
Endüstri gerçeğinin gözleri kamaştıran dinamik ve mekanik hızının edebiyat ve
diğer sanat dallarında da gözleri kamaştıran bir hız getirmesi doğaldır. Bu
nedenle gelecekçi edebiyat ve diğer sanat dalları daha çok soyutlamadan yana
olmuşlardır. Uygar ve teknik yaşamın koşulları ve verileri, yapıtların özünde
somutu geçerek, aşarak soyut tasarlamalar getirmiştir.
Kübizm, süprematizm, reyonizm, vortisizm, akmeizm, avönirizm vb. bir çok sanat
akımı gelecekçiliğin farklı açılardan algılanan birer izdüşümü olmuşlardır. Ve
birinci dünya savaşına kadar bir çok sanatsal bildiri yayınlanmıştır. Soyut
sanat ve sanatı imgeleştirme sorunu çok hızla ele alınmıştır. Yayınlanan çok
sayıdaki bildirinin amacı katıksız, dolaysız ve çağcıl biçimler adına damıtık
bir sanatın inceliklerini ve gizlerini arama düşüncesidir. Ayrıca bu dönemde
kitle iletişim araçlarının hızla gelişmesi ulusal sınırların kalkarak tüm dünya
sanatında aynı estetik kaygıların yayılmasına ve yeniliklerin peşinde
koşulmasına yol açmıştır.
Edebiyat ve sanat dünyasında hiçbir sanatçı birinci dünya savaşı öncesinde
başlatılan gelecekçi akımın öncüleri kadar etkili olamadılar. Çünkü gelecekçiler
örneği az bulunur bir istem gücüyle topluluğun önünde gittiler. Ve 1914 yılında
bir çok kişi tarafından birer şarlatan olarak nitelendirilmeye başladılar.
DADAİZM :
Dadaizm, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin
sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan kimselerin ruhsal durumlarının sonucuydu.
Tristan Tzara, iki hecesinin anlamsızlığı yüzünden dostlarını coşturan bu
sözcüğü 1916 yılında Zürich'te bir kahvede ortaya koymuştu. Ve dada bildirisini
1918 yılında yayınlamıştı. (Oku)
Dadacılar savaşın ardından gelen boğuntu ve dengesizliği, derinden derine
duyduklarından, dada gerçekte onların bir yaşama formülü arayışlarıydı. Yalnız
eserleri değil, yaşamları da dada'ydı onların.yani yaşamları, sanata karşı
olduğu gibi topluma ve yaşama karşı da sürekli bir başkaldırıştı. Dadacılar
halkı şaşkınlığa düşürmek ve uyuşukluğundan kurtarmak istiyorlardı.
Bu akım, özü gereğince, ortak estetik nitelemelerin dışına çıkıyordu. Çünkü
dadacılar, dünyasal şeylerin boşunalığını derinden derine duyuyorlardı. Yaşamın
sınırlayışlarını aşabilmek için, hangi düzenle ilgili olursa olsun, bütün
geleneksel buyrukları çiğnemek istiyorlardı. Bütün değerler düzeni ortadan
kaldırılarak, yapılması gerekenle gerekmeyen arasındaki ayrım yok edilmeye
çalışılıyordu. Düşünceyi oluşumunun ilk atılımında yakalayabilmek için,
aklınızdan geçenleri olduğu gibi yapmanız gerekliydi.
1926 yılının 26 Mayısında sonuncu dada gösterisi yapıldı. Dada, durumu gereğince
er geç kendi kendini yok edecekti. Sonuçta, düşünceyi bütün önyargılardan
kurtarmış, böylece de sürrealizmin hazırlayıcısı olmuştu.
Dadacıların gürültülü gösterileri, topluma durmadan hakaret etmeleri,
küçümsemeleri insanı tutsak eden iki yüzlülükten kurtulmak isteyişlerindendi.
Herkes gibi davranma zorunluluğuna katlanamıyorlardı. Dada, klasik insan
kavramını yıkmıştı, yeni bir kavram yaratmak sürrealistlere düşmüştü.
Daha önce kubizm ve gelecekçiliğin kuklalarını Seine nehrine atan Quatz'Arts
okulu öğrencileri 1921 yılında dadanın kuklasını da Seine nehrine attılar.
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK (SÜRREALİZM) :
Gerçeküstü Başkaldırma dergisinin ikinci sayısında A. Breton dadaizmden ayrılışı
konusunda şunları yazıyordu: "Son yıllarda boş ve genel güven sorununu her
fırsatta gündeme getiren kimi aydınların hiçlikçi tutumlarının yaratabileceği
sakıncaları gözlemledim." Breton, dadaizmi yadsırken düş ve olağanüstünün
verebileceği "bilinmeyen" gerçekleri içeren bütüncül bir şiire ulaşmayı amaçlar.
Breton, ilk bildirisinde (Oku) gerçeküstücülüğün tanımı şöyle yapıyordu:
"Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin
gerçek işleyişini ortaya çıkarmak için başvurulan içinden geldiği gibi yazma
yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın, her türlü estetik ve ahlak kaygısı
dışında düşüncenin yazılışıdır."
Breton, görünüş bakımından birbirine aykırı olan iki ayrı durumun (düş ve
uyanıklık), bir çeşit salt gerçekçilik olan gerçeküstü içerisinde eriyip
kaynaşacağına inanır. Amaç, salt gerçeğe ulaşmaktır. Şiirde söz konusu olan, düş
yolu ile imgeleme erişmek, onun içerisinde salt bir özgürlük düşüncesi ile
hiçbir şeyin ve durumun etkisinde kalmadan içinden geldiği gibi yazmaktır.
Aragon'a göre, gerçeküstücülük, şaşırtıcı imgelerin sürekli denetimsiz
kullanılmasıdır. Sağduyuyu yadsıyan imgelerin denetimsiz ve kendiliğinden
kullanımı, salt akıl ve sağduyu açısından bakıldığında anlamsız görülebilir.
Belki kopuk ama kapalı kalan kimi gerçekleri ve duyguları şiirsel anlatıma uygun
düşen bir düş havasında algılayabiliyoruz.
Sigmund Freud, gerçeküstücülerin üstünde büyük bir etki yapmıştır.
Gerçeküstücüler, Freud'un görüşlerini edebiyata uygulamaktan çekinmediler.
İnsanın özü düşlerde kendisini bütün çıplaklığı ile göstermiyor mu? O alemde
artık bizi gözetleyen sosyal bekçi yoktur. Arzularımız kendilerini olduğu gibi
maskesiz göstermektedir. Gerçeküstücüler, bu düşüncenin sanat alanında,
varlığımızın nüfuz edilmez, esrarlı tarafını meydana çıkarabileceklerini
görmekte gecikmediler.
Artık şiiri mantık ve irade ile açıklamaya çalışmak boşunadır. Şiir denilen
cevher, iç yaşantımızın derin tabakalarında gizlidir; o karanlık tabakalardan
bilince doğru sızan duygular ve düşünceler kelimeleşip sıralandıkça şiir akışını
bize duyururlar. Sanat eseri aklın ürünü olmaktan çok tesadüfün ve otomatizmin
ürünüdür. Noktalama işaretleri, içimizdeki akışın mutlak devamına bir engel
teşkil edebilirler.
VAROLUŞÇULUK :
Yirminci yüzyılın ortalarına yaklaşılırken Fransa'da yaygınlık kazanan
varoluşçuluk her şeyden önce bir felsefe akımıdır. Varoluşçulukta "insanın
kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu,
güvensizliği söz konusudur; güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman içinde ve
tarihselliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu,
hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği ve bu halis
olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş
insanın, tek insanın kendini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık
karşısında sahici davranışı, tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur
varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca "insan evreni aşabilir mi aşamaz mı?", "aşarsa
nereye, dek varır bu aşma" gibi sorunlar söz konusudur."
İkinci büyük savaşın hemen öncesinden başlayarak Fransa'da kimi yazarlar, bu
felsefenin hiç de yabancısı olmadığı, modern toplumdaki insanın yalnızlığı,
"saçma", umutsuzluk, bunaltı, başkaldırma, sorumluluk, dayanışma, seçme,
özgürlük gibi kavramları okuyucuya yazın aracılığı ile sunmaya başladılar. En
tanınmışları savaş sonrası Fransız edebiyatını kişilikleri ve yapıtları ile
derinden etkileyen Albert Camus ve Jean Paul Sartre olan bu yazarlara
eleştirmenler "varoluşçu etiketini yapıştırmakta gecikmediler. 1945 yılından
sonra varoluşçuluk okuyucu kitlesinin el üstünde tuttuğu bir moda olur. Hangi
kuşaktan olursa olsun hemen hemen her yazar konumunu varoluşçuluğa göre
belirlemeye başlamışlardı.
Hıristiyan varoluşçular ( Kierkegaard, Karl Barth, Maurice Blondel ) ve
tanrıtanımaz varoluşçular (Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Jean Paul
Sartre) olarak ayıranlar da vardır.
Çok büyük bir tartışma yaratan ve ilgi gören varoluşçuluk tüm bu özelliklerine
karşılık bir iki tanınmış isim dışında tanınmış edebiyatçılar yetiştirememiş ve
1955 yıllarından sonra silinip yok olmuştur.
|
|
|
| |