ANASAYFA FELSEFE                 
 
 
Anasayfa »
 
Felsefe » » » »
 
Felsefe Tarihi
Sokrat & Sofistler
 
 Felsefe Okumaları
 
   Sofistler ve Sokrates
   Sokrates
   


Hayatı: Sokrates MÖ. 470 civarında doğdu ve 399'da öldü. Aktif filozof olarak hayatı insan merkezci dönem dediğimiz döneme (450-400) denk düşer. Yani sofistlerle aynı dönemde yaşadı. Sokrates ilk Atinalı filozoftu ve ömrünün sonuna dek orada yaşadı. Aristokrat değildi; babası duvarcı, annesi ebeydi. Bir karısı (Cantippe) ve üç çocuğu vardı. Sokrates - Platon'un diyalogları üzerinden - Batı ru­hunu en güçlü şekilde etkileyen ve ona ilham kaynağı olanlar arasındadır. Sokrates'i bir insanoğlu olarak ayrıcalıklı kılan şey, O'nun ahlakı kuvveti, adil ve ka­naatkar hayatı, hazırcevaplığı, sözünü sakınmaması ve hoş mizacıdır. Buna rağmen, Atina vatandaşları, O sokaklarda ve pazarda hitap ettiği zaman kendileri­ne yönelttiği sorulardan rahatsız oldular. İktidar sahipleri, Sofistler gibi Sokrates'in de gençliği yozlaştırdığına ve toplum için bir tehdit olduğuna karar verdiler. Zehir içmeye maruz bırakıldı. Sokrates, kendisi hiç bir şey yazmadı. "Öğretisi" hakkındaki (o da varsa) bilgimiz Platon'un diyalogları başta olmak üzere başkalarının O'nun hakkında yazdıklarına dayanır. Sonuçta, Sokrates'in gerçekte nerede durduğu ve Platon ile birbirlerinden nasıl ayırt edilecekleri konusunda emin olmak çok zor. Bu ihtirazı kayıtla beraber Sokrates'in felsefesinin bir yorumunu Platon'la ilişkili olarak sunmaya çalışacağız.

Sofistler gibi Sokrates'in öncelikli ilgi alanı, doğa felsefesi değildi; epistemoloji diyalogların yardımıyla kavramsal izah (tanımlar) ve ahlakî - siyasî sorular­la ilgiliydi. Daha sonra Sokrates, sofistlerin şüpheciliğini çürütmeyi kendine vazife edindi: Evrensel olarak iyi (good) ve doğru (right) olan değer ve normlar vardır! Sokrates etik anlayışının temel ilkelerini şöylece çıkarabiliriz: Erdem ve bilgi bir birlik teşkil eder. Neyin doğru olduğunu bilen birisi, doğru davranışta bulunacaktır. Bu kişi aynı zamanda mutlu da olacaktır.

"Erdemin" Yunanca karşılığı arete olup, öncelikli olarak dar ve ahlakîleştiren yani belli davranışlardan sakındıran anlamında erdemi kastetmez. Bunun yerine arete, birinin toplum içinde insanoğlu olarak doğru potansiyeline ulaş­ması anlamına gelir. Demek ki erdem olumsuz değil olumludur. Aretenin asıl anlamı, İngilizce'deki virtue gibi, mükemmellik fikriyle bağlantılıdır; ister ahlakî mükemmellik ister birine verilen rol ya da işlevin mümkün olan en iyi şekilde yerine getirilmesiyle başarılan mükemmellik olsun. Arete ye sahip olan kişi işlevine fevkalade şekilde yerine getirecektir. Dersini sınıfta en iyi şekilde öğreten öğretmenin aretesi var demektir. İyi aletler üreten demircinin aretesi var demektir. İnsanlar kabiliyetleri ölçüsünde yapabileceklerinin en iyisini yaptıklarında, İnsan olmanın ne anlama geldiğinin doğru potansiyelinin farkına vardıklarında erdemli olurlar.

Sokrates'e göre erdem, bir biçimde bilgiyle eştir (Yunanca: episteme). Fakat onun bilgi anlayışı biraz karmaşıktır. O, kendimiz ve içinde bulunduğumuz du­rumlar hakkındaki bilgiyi de dahil eder. Bununla beraber, Sokrates'in özelliği o ki, bilgiyi deneyimleri toplayarak aramaz; fakat başlıca, kavramsal analizle bir­likte insanoğlu ve toplum hakkındaki adalet, cesaret, erdem ve iyi yaşam gibi muğlak kavramların izahıyla yapar bunu. Ancak bu yeterli değildir. Erdem, yaşamamız gerektiği gibi yaşamaktır. Bu, deneysel ya da formel bilimler yoluyla bilgisine sahip olamayacağımız amaç ve değerleri içerir. Bir başka deyişle, iyi. ye dair (Yunanca: agathori) norm ve değerlere ilişkin vukufiyet ya da normatif idrake de sahip olmak zorundayız. Fakat bu bile yeterli görünmüyor. Bilgi, ki­şiyle bir olmak zorundadır. İnsanın gerçekten temsil ettiği idrak olmalıdır bilgi, kişinin temsil ettiğini söylediği değil.

Sonuç olarak, üç tür bilgiye sahibiz:

1- Olana ilişkin hakiki (factual) bilgi
2- Olması gerekene ilişkin normatif idrak (insight) ve
3- Kişinin gerçekten ne "temsil ettiğine" dair idrak.

Bu kabataslak, üç taraflı ayrımın belirli bir geliştirmeye ihtiyacı var: Sokrates bilgiyi özün bilgisinin kavramsal izahı olarak gördüğüne göre kişinin insanoğlu olarak ve toplumun bir üyesi olarak kendi bilgisi kişinin zaten bildiğinin izahı ve bunun uygun yere konulmasıyla kazanılır bu öz - bilgi, bir biçimde, sıra­lanan üç bilgi formunu da kapsayacaktır. Fakat biz bu kabataslak şemayla kalır­sak, Sokrates'in sofistlere yanıtı 2. noktada bulunabilir: Evrensel iyi (good) vardır! Ve buna ilişkin bir idrak elde edebiliriz. Diyalog üzerinden kavramsal analiz yoluyla adalet, cesaret, erdem, hakikat, gerçeklik... vb. kavramlara dair kazan­dığımız idrak, Sokrates'e göre sabit ve değişmezdir. Böyle bir kavramsal anali­zin yardımıyla, durumun ne olduğu ve bizim ne yapacağımız hakkındaki hakika­te ulaşabiliriz. Bu, hem işlerin hakikî bilgisine, hem de amaç ve değerlerin, iyi ve doğrunun ne olduğu ve nasıl olması gerektiğine ilişkin idrake uygulanır.

Burada Sokrates'in, yalnız aklın yardımıyla ve kavramların izahıyla iyinin (erdem) ne olduğuna dair tam bir vukufiyet kazanabileceğimize inanıp inanmadığı açık değil. Bazen içinden gelen bir sese atıfta bulunmuştur. Bu iç sese, daimon adını vermiştir. Bu, doğaya ve insan hayatına müdahale eden, kişisel olmaktan münezzeh tanrısal güce verilen Yunanca addır. Burada öyle görünüyor ki, Sokrates, nihaî olarak, ahlak felsefesini sadece akıl zemininde değil, fakat ay­nı zamanda, insanın sezgisel idrake erişebileceği tanrısal bakışta kurmaya ça­lışmıştır. Sokrates muhtemelen vicdanını takip etmekten öteye asla geçmedi. Neden vicdanının sesinin, O'nu evrensel bir ahlaka ulaştırdığı ise, hâlâ merak konusudur.

Sokrates, nihai bir felsefî yanıta ulaşamadıysa bile, yine de ahlaka belirli bir epistemolojik temel kazandırması itibariyle bu yanıtın araştırılmasına katkıda bulunmuştur: İyi işler yapmak için iyinin ne olduğunu bilmek zorundayız. Sokrates'e göre iyi, evrensel bir kavramdır. İyi işler yapmak, bu evrensel ahlakî kavramların neyi temsil ettiğini bilmemizi gerektirir. Sonuç olarak iyi, mutluluk,
erdem vb. evrensel kavramların kavramsal analizi ahlakî davranış için önemlidir. Öyleyse belli bir davranışın değerlendirmesi bu davranışın bahsettiğimiz evrensel ahlakî kavramlarla karşılaştırılmasıyla mümkün olacaktır. Bu kavram­ların evrensel yönü hem doğru bilgiyi, yani sadece özel ve beklenmedik bir şey değil evrensel olanın bilgisi, hem de tüm insanlar için geçerli olan objektif ah­lakı sağlamlaştırmasıdır.

Sokrates, insanları sorguladı ve onları kendi durumları ile davranış ve söz­lerine yön veren temel bakış açıları üzerine düşünmeye yöneltmek için uğraştı. Sokrates'in onları "uyandırmaya" çalıştığını söyleyebiliriz. Bu 3. noktayla bağlantılıdır: Bir psikiyatrist gibi Sokrates, insanların duyduklarını hazmetmeden sadece tekrar etmelerini istemiyordu. Konuşma dilinin amacı, Sokrates'in provakatif "ebeliğinde" yöneltildiği gibi, sorgulananın kişisel bilgisi diyebilece­ğimiz şeyi ortaya çıkarmaktır. İleride göreceğimiz gibi, sonraki zamanların varoluşçuları (Kierkegaard), benzer bir şey yapmaya çalışıyorlardı.

Sokrates için, bireyin sohbet yoluyla konunun doğasını kavrayacak olması belirleyicidir. Bir bakış açısının doğruluğunu kişisel bir biçimde tanıyarak kişi bu bakış açısını kendininmiş gibi sahiplenir. İşte burada Sokrates'in sofistlerin eleştirisindeki ana noktasıyla karşılaşıyoruz. Zihnimizi tertipleyerek ve diğerle­rini alt etmeye uğraşmak üzere bir tartışmaya girmemeliyiz. Bir tartışmada her­kes konunun kendisi hakkında daha fazla öğrenmeye uğraşmalıdır. Bir kişinin bakış açısı o kişinin herhangi bir zamanda doğru saydığıyla uyumlu olmalıdır. Böylece Sokrates, iyi ve kötü kanaat arasında, nedenlerini anlamadan bir şeye inanmaya ikna edilmek ile sonucu destekleyen nedenleri anladığı için kişinin bir şeyin hak ve doğru olduğuna kani olması arasında ayrım yapar. Bu ayrımın hitabet yolu ile ikna ve akılla inandırma arasında bir ayrım olduğunu söyleyebiliriz.

Bir tarafta idrakten yoksun inancımız ya da bir kişinin diğerlerini kabul et­mek için ikna etmeye çalıştığı zayıf bir biçimde kurulmuş fikirlerimiz var (Yunanca: doxd). Buradaki araçlar ikna sanatıdır: Olumsuz anlamda hitabet. Karşı­nızdakini ikna etmek için, en iyi tekniği bulmaya çalışırız. Meselenin hakikati tartışma konusu değildir. Propaganda açık bir örneği teşkil eder: Başkalarını belirli fikirlere sahip olmaya ikna ederek güç kazanırız. Diğer taraftan, artan idrakin (Yunanca: episteme) amaç olduğu bir tartışmamız da vardır. Burada iliş­ki, tüm katılımcıların müşterek olarak konuyu en açık haline getirmek üzere bir­leştiği bir diyalog yoluyla kurulur. Amaç konunun mümkün olan en iyi sunum ve izahını yapmaktır. Nitekim daha sahih idrak için, ortak arayışta birbirini eşit olarak gören kişilerin arasındaki bir iletişimdir bizimkisi. Burada içinde bulun­muş olduğumuz durum güçlü veya hilekar olanın zayıf veya basit düşüneni ik­na çabası değildir; bilakis, amacı tüm taraflar için daha iyi bir idrak sağlamak olan karşılıklı birbirini inandırma girişimidir bu. Böyle bir diyalog, müşterek büyümeyi takviye eder.

Sokrates bir diyalog adamı, bir inandırıcıdan başka bir şey olmadı mı hiç? Bazıları bu soruyu, Sokrates'in hitabeti de kullandığı şeklinde yanıtlayacaklardır- O da, söz ve argüman yeteneğiyle "iknaya" çalışmıştır.

Ama eğer durum katılımcıların rasyonel ve eşit olmadığı tartışmacıların entellektüel olarak eğitimleri tarafından sınırlandığı bir durumsa ya da prestij ve maddî kazanç tehlikedeyse, özgür tartışma çok zor hasıl olabilir. Ve şüphesiz münakaşa (argument) böyle bir şeydir. Böyle durumlarda sorun, özgür ve ras­yonel bir tartışmanın koşullarının nasıl yaratılacağıdır. Tahrik, uygunsuz tesir ve hitabetle ikna, önemli rol oynayabilir. Tıpkı psikoterapistlerin, iletişim kop­tuğunda ya da tam anlamıyla kurulamadığında gönüllü iletişime sevk etmek üzere psikoaktif ilaçlar ya da diğer dışsal araçlar kullanabildikleri gibi biz de burada, bir diyalogda rasyonel "kanaatin" karakterize ettiği bir durumu ortaya çıkarmak için "iknanın" kullanılıyor olmasını tahayyül edebiliriz. Öyleyse ikna ve diğer manipülatif yolların özgür ve rasyonel bir durumu başarmak üzere kul­lanılması ile bu teknikleri, başkalarını baskı altına almak ve kontrol etmek için kullanmak arasında bir ayrım yapmak zorundayız. Eğer iletişim, kadim Atina'da da kısır kaldıysa ve Sokrates, uygun bir iletişim için koşulları oluşturmak üze­re iknayı kullandıysa güçlü bir muhalefetle karşılaşmış olması anlaşılırdır.10 Sokrates'in söylemini gereksiz laf kalabalığı ve hitabet olarak yorumlayanlar, sonuçta, O'nun karşılaştığı durumların özgür ve rasyonel bir tartışma için çok muğlak olduğunu tasavvur edebilirler. Sonuç olarak, sohbet tarzını ve hitabet araçlarını kullanarak ortak referans çerçevesi için zemini hazırlamaya çalışırdı ki bu çerçevede nihai olarak katılımcılar arasında özgür ve diyalektik bir dü­şünce süreci geliştirilebilirdi. Platon'un diyalogları sahne tasvirleri ile yazması ve doğrudan konuya odaklanması da bu nokta ile ilişkilidir. İki ya da daha faz­la insanın bir konu hakkında uygun bir biçimde iletişim kurabilmeleri için ken­dilerine ayrıntıları mümkün olan en açık haliyle kavramalarına izin verecek bir ortak referans çerçevesi kurmak zorundadırlar. Sıradan bir düzyazıda okuyucunun yazarın ortaya koyduğu değer yargıları çerçevesini kavraması o kadar kesin değildir. Diyalog tarzı, belki yazar ve okur için ortak zemini daha kolay oluşturabilir. Bu, diyalogun monologa ve açıklama tarzına (exposition) tercih edilebilir olduğu anlamına geliyor. Bildiğimiz gibi Sokrates, herhangi bir şey yazmadı; sadece sık sık sohbetlerde bulundu. Platon'un, tek taraflı düzyazının sonucu belli bir iş olduğuna inandığı söylenir.

Şimdi 360 derece dönüp şemamızın ilk tezine geri gelmiş olduk: Erdem, bir bilgidir ve kesinlikle öğrenilebilir. Bu ikinci tezi de açıklar: Doğru (right) bilgi, zorunlu olarak doğru davranışlara yol açar.11 Bu tez, "doğruladığımız” bir bilgi hakkında konuşurken anlaşılır hale gelir. Doğruya vâkıf iseniz, aynı zamanda adil de olursunuz. Binaenaleyh, tanım olarak, bir bireyin iyiyi yaşamadan idrak edebilmesi düşünülemez. Duruma ilişkin doğru bilgi ve iyiye İlişkin sahih idrak ile beraber iyiye şahsen vakıf olduysanız doğru davranışta bulunacak olmanız mantıklıdır (logical). Ya da daha iyisi, doğru davranıyor olmamız bilgiyi şahsen doğru bir biçimde elde etmiş olmanızın kanıtıdır. Üçüncü, tez bununla beraber, hala bir şaşkınlık vesilesi olabilmektedir: Doğru davranış olarak mutluluğa yol açar. Doğru davranışlarda bulunan bundan müstenit adil bir insan olan Sokrates idama mahkum edildi. Bu mutluluk olabilir mi? Sonuçta şu açık ki; Sokrates'in mutluluk (Yunanca: Eudaimonid) kelimesini kullanımı arzunun ötesinde bir şeyi kastediyor. Sokrates'e göre fiziksel iş­kence ve ölüm mutluluğa mani değildir. Sokrates için mutlu olmak kendiyle barışık olmak, iyi bir bilinç ve öz - saygıya sahip olmakla yakından ilişkilidir. Şu hal­de mutluluk, insan bütünlüğü ve kimlikle ilişkilidir. İnsanoğlu olarak üstün olan ve bütünüyle insanoğlu olan kişi mutludur. Mutluluk, bütünlük ve erdem sonuç olarak birbiriyle ilişkilidir; tıpkı mutluluk ve erdemin doğru ve doğru davranış­lara olan vukufiyet ile bağlantılı olması gibi. Başımıza ne gelirse gelsin bunun ne kadar mutlu olduğumuz sorusuyla ilgisi yoktur. Burada Sokrates'in Stoacılı­ğı hatırlatan ahlak felsefesinin özellikleriyle karşılaşıyoruz.

Platon'un diyalogları Sokrates'i, merak eden filozof olarak tanıtır: Sohbetlerinde soru sorma kabiliyetimizi geliştirmeye çalışır. Yanılabileceğimizin ve an­lamadığımız pek çok şeyin mevcut bulunduğunun farkında olmalıyız. Bu anlam­da cahil olduğumuzu kabul etmeliyiz. Daha sonraki sistemde böyle bir idrak docta ignorantia, öğrenilmiş cehalet diye anılır (Bkz. Augustine ve Nicolas Cusanus). Böylelikle "hiçbir şey bilmediğimizi bildiğimiz" zaman başkalarının muhtemelen yeni ve daha iyi yanıtlar olan önerilerine açık olabiliriz. Sonuç ola­rak, felsefî diyalogları gösteriyor ki Sokrates, sadece evrensel olarak geçerli ya­nıtlar arayan bir öncü değil, aynı zamanda felsefenin açık ve yandan doğamızı takdir eden öz-eleştirel diyalog olarak kavranmasına öncülük eden kişidir.